Tacirin Dudusu
Bir tacirin güzel bir dudusu vardı, kafeste hapsedilmişti. Tacir, Hindistan’a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. Cömertliğinden, kölelerinin ve cariyelerinin her birine sordu:
- Çabuk söyle, sana Hindistan’dan ne getireyim?
Her biri bir şey diledi; o iyi adam hepsine söz verdi. Sonra duduya döndü:
- Sen ne armağan istersin? Sana Hindistan elinden ne getireyim?
- Oradaki duduları görünce benim hâlimi anlat. De ki: Sizin hasretinizi çeken filan dudu, Allah’ın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Size selam söyledi, sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi. Dedi ki: Reva mıdır, ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim; ben sıkı bir hapis içinde olayım da siz kâh yeşilliklerde kâh ağaçlarda zevk edesiniz? Dostların vefası böyle mi olur? Ben şu hapsin içindeyim, siz gül bahçelerinde. Ey ulular! Bir seher çağı, şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın.
Tacir, selamı götürmeyi kabul etti.
Hindistan uçlarına varınca kırda birkaç dudu gördü. Atını durdurup seslendi, dudusunun selamını ve emanet ettiği sözleri söyledi. O dudulardan biri bir hayli titredi, düşüp öldü; nefesi kesildi.
Tacir bu haberi verdiğine pişman oldu.
- Bir cana kıydım. Bu dudu olsa olsa o duducağızın akrabasıdır; galiba cisimleri iki, canları bir. Bu işi neye yaptım, o haberi neye verdim? Bu münasebetsiz sözle biçareyi yaktım.
Alışverişini bitirip muradına nail olarak evine döndü. Her köleye armağan getirdi, her halayığa ihsanda bulundu. Dudu sordu:
- Bu kulunun armağanı hani? Ne gördün, ne dedinse söyle.
- Söylemem. Zaten elimi çiğneyip parmaklarımı ısırarak, cahilliğimden böyle saçma bir haberi niye götürdüm diye hâlâ pişman olup durmaktayım.
- Efendim, pişmanlık neden? Bu hiddete, bu gama ne sebep oldu?
- Şikâyetlerini sana benzeyen dudulara söyledim. İçlerinden biri senin derdini anlayınca ödü patladı, titreyip öldü. Ne yaptım da bu sözü söyledim diye pişman oldum, ama bir kere söylemiş bulundum.
Dudu, o dudunun yaptığını işitince titredi, düştü, kaskatı oldu. Sahibi onu bu hâlde görünce yerinden sıçradı, külahını yere vurdu, yakasını yırttı.
- Ey güzel ve hoş nağmeli dudu! Sana ne oldu, niçin bu hâle geldin? Vah yazık, benim güzel sesli kuşum! Vah yazık, benim gönüldeşim, sırdaşım! Ruhumun neşesi, bahçem, çiçeğim! Ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun. Hem ateşsin hem harman; ne vakte kadar harmanı ateşe vereceksin?
Tacir, ateşler ve feryatlar içinde böyle yüzlerce söz söyledi. Sonra duduyu kafesten dışarı attı.
Duducuk uçtu, yüksek bir ağacın dalına kondu. Güneş ufuktan nasıl süratle doğarsa, o dudu da öyle uçmuştu.
Tacir şaşırıp kaldı. Yüzünü yukarı çevirdi:
- Ey bülbül! Hâlini bildir, bu hususta bize de bir nasip ver. Hindistan’daki dudu ne yaptı da sen öğrendin, bir oyun ettin, canımızı yaktın?
- O, hareketiyle bana nasihat etti. Güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi bırak, dedi; çünkü söz söylemen seni hapse tıktı. Bu nasihati vermek için kendini ölü gösterdi.
Dudu ona hoşa gider bir iki nasihat daha verdi.
- Allahaısmarladık. Artık ayrılık zamanı geldi.
- Allah selamet versin, git. Sen bana yeni bir yol gösterdin.
Tacir kendi kendine düşündü: bu bana nasihatti; onun yolunu tutayım, o yol aydın bir yol. Benim canım neden dududan aşağı olsun?
Kaynak: Mevlânâ, Mesnevî.
688 / 710