Bugün Size Vaaz Etmeyeceğim
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, gazadan dönerken istirahat için bir yerde durmuşlardı. Hâlid bin Velid (r.a.) bu arada kaza-i hacet için biraz uzaklaşmış, dönmekte gecikmişti. O gelmeden İslâm askeri yola çıktığı için orada yalnız kaldı.
Onları bulmak üzere dolaşırken önüne bir dağ çıktı. Üzerine tırmanıp etrafı gözetledi. Bir de ne görsün: dağın eteğinde kalabalık bir insan topluluğu var, ortalarına da bir minber kurulmuş.
Hazreti Hâlid o cemaatin yanına vardı, niçin toplandıklarını sordu.
- Biz yetmiş bin kişiyiz. Bu dağda bir rahibimiz var; her yıl bir defa dışarı çıkıp bize vaaz ve nasihat eder. Biz de bir yıl boyunca onun nasihatleriyle amel ederiz.
Hâlid bin Velid de rahibin gelmesini bekledi.
Rahip biraz sonra geldi: üzerinde eski elbiseler, boğazında bir zincir. Halkla musafaha edip minbere çıktı. Cemaate döndü:
- Bugün size vaaz etmeyeceğim.
- Niçin etmeyeceksin? Bir yıldan beri senin vaazını dinlemek için bekleşiyoruz.
- Çünkü içinizde Ümmet-i Muhammed’den bir kimse var.
Bunun üzerine halk birbirine karıştı. Hâlid bin Velid’i bulamadılar; zira o da onların giydiği gibi giyinmiş, onların kuşandığı gibi silah kuşanmıştı. Üstelik onların diliyle konuşuyordu, kimse tanıyamadı.
- Ey insanlar, sakin olun. Ben onu bulurum.
Sonra kalabalığa seslendi:
- Ey kişi! Adını da yerini de bilmiyoruz. Dinin hakkı için yerinden kalk ve kendini bildir.
Hazreti Hâlid içinden geçirdi: eğer kendimi bildirirsem öldürürler.
Rahip aynı sözü bir daha tekrarladı. Hazreti Hâlid bu defa:
- Madem bir canım var, din-i İslâm yoluna kurban olsun, dedi ve ayağa kalkıp kendini bildirdi.
Halk öldürmek için üzerine yürüdü. Fakat rahip durdurdu:
- Ey cemaat, ondan uzak durun. Yetmiş bin kişinin bir kişiyi öldürmesi mürüvvet değildir.
Onlar da Hazreti Hâlid’den uzaklaşıp oturdular.
- Ey kişi, bana yakın gel.
Minberden birkaç basamak yukarı çıkmasını söyledi ve sordu:
- Sen Hazreti Muhammed’in sahabelerinin büyüklerinden misin, yoksa küçüklerinden mi?
- Büyüklerinden değilim ki benim üstümde sahabe olmasın; küçüklerinden de değilim ki benden aşağı sahabe olmasın. Ben sahabenin orta kısmındanım.
- İlimden bir şey bilir misin?
- Bana yetecek kadar bilirim.
- Sana bazı şeyler soracağım, cevap verir misin?
- Bilirsem veririm. Bilemezsem de benim için ayıp yoktur; zira her ilim sahibinin üstünde ondan fazla bilen vardır.
Rahip ilk sualini sordu:
- Peygamberiniz Hazreti Muhammed (s.a.v.), Hakk Teâlâ’nın cennette yarattığı her şeyin dünyada bir misali olduğunu söylermiş. Fakat cennette Tûbâ adında bir ağaç yaratmış; kökü birdir, dalları cennetteki bütün köşklerin içine girmiştir. Ben bunun dünyada bir misali olduğuna inanmıyorum. Sence nedir?
- Onun dünyadaki misali güneştir. Güneş, Hakk Teâlâ’nın emriyle doğudan doğduğu zaman ne dağ kalır ne ova ne de bir ev; hepsi onun tek bir nuruyla aydınlanır.
- Güzel cevap verdin. Sen mi çok bilirsin, yoksa Hz. Ebû Bekir mi?
- Sen Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) görseydin, ilminin çokluğunu ancak o zaman anlardın.
- Bir mesele daha sorayım.
- Ne istersen sor.
- Peygamberiniz, Hakk Teâlâ’nın cennette dört ırmak yarattığını söylermiş: birinden şarap, birinden bal, birinden süt, birinden su akarmış; fakat hiçbiri birbirine karışmazmış. Bunun dünyadaki misali nedir?
- Allah, insanın bir karış kadar yerinde, yani başında dört su yaratmıştır; hiçbiri birbirine karışmaz. Biri kulak suyudur, acıdır. Biri göz suyudur, tuzludur. Biri burun suyudur. Biri de ağız suyudur, tatlıdır.
- Yine güzel cevap verdin. Sen mi çok bilirsin, yoksa Hz. Ömer mi?
- Sen Hz. Ömer’i (r.a.) görseydin, ilminin çokluğunu o zaman anlardın.
- Peygamberiniz, Hakk Teâlâ’nın cennette tahtlar yarattığını söylermiş. Beş yüz yıllık yol kadar kalınlıkları varmış; bir kimse çıkmak istediğinde taht eğilir, onu üstüne alırmış. Dünyada bunun misali var mıdır?
- Deve büyük bir cisimdir; ama küçücük bir çocuk yularına yapışıp başını aşağı eğdiğinde üstüne biniverir. Hz. Süleyman’ın (a.s.) rüzgâra ve bulutlara hükmetmesi de bunun bir başka misalidir.
- Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi çok bilirsin, yoksa Hz. Osman mı?
- Sen Hz. Osman’ı (r.a.) görseydin, ilminin çokluğunu ancak o zaman anlardın.
- Peygamberiniz, cennet ehlinin yiyip içtiği hâlde hiçbir ihtiyaç duymadığını söylermiş. Bunun dünyada misali var mıdır?
- Vardır. Ana rahmindeki çocuğa dört beş aydan sonra Hakk Teâlâ iştah verir; türlü gıdalarla beslenir, fakat hiçbir ihtiyaç duymaz.
- Hakikaten doğru söylüyorsun. Sen mi daha çok bilirsin, yoksa Hz. Ali mi?
- Sen Hz. Ali’yi (r.a.) görseydin, ilim hazinesinin ne demek olduğunu o zaman anlardın.
Rahip bir sual daha sormaya hazırlanırken Hazreti Hâlid söze girdi:
- Artık insaf eyle. Sen bana dört sual sordun, dördüne de cevap verdim. Şimdi ben sana bir sual sorayım, sen cevap ver.
- Ne istersen sor.
- Cennetin anahtarı nedir?
- Hazreti İsa ve Meryem’e iman etmektir.
- Hz. İsa ve Meryem hakkı için doğruyu söyle: cennetin anahtarı nedir? Bana haber ver ki seni tasdik edeyim.
Bunun üzerine rahip cemaatine döndü:
- Ey kavim! Bu kimse bizden korku içindeyken ben ona yemin verdim; o da yemin üzerine kendini bildirdi. Şimdi bana bir sual sordu ve cevap vermem için yemin verdi. Ben bu kimseden korkmuyorum; ama yemini tutmamak caiz değildir.
Sonra sözünü tamamladı:
- Bana cennetin anahtarını soruyor. Doğrusu, ben kitaplarda okudum ki cennetin anahtarı “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah”tır.
Orada bulunan binlerce kişi, hep bir ağızdan kelime-i şehadet getirerek o rahiple beraber İslâm’a girdiler.
Kaynak: Halk arasında anlatılagelen bir menkıbe. Hadis kaynaklarında geçmez; rivayet olarak nakledilir.
659 / 659