Şapkalı Rüzgâr
On beş yaşındayım, bir fabrikada çalışıyorum. Bir gün fabrikadan çıktım. Ergen kafası işte; eve gideyim mi, gitmeyeyim mi diye Şirinevler Meydanı’nda duruyorum.
O sırada bir arkadaşım geldi:
- Ne yapıyorsun? dedi.
- Duruyorum.
- Şurada yerel bir radyo var, dedi, beraber iş başvurusunda bulunalım.
- Ya benden programcı olmaz ki.
- Senden değil zaten, dedi, sen benimle gel.
Benim hayatımda hep böyle olmuştur zaten; bir şey dendiğinde karşı gelemiyorum.
- Tamam, olur, dedim.
Gittik. Bir de baktım, on kişi sıraya girmişiz. Radyonun yeni yönetmeni bir hanımefendi. Hepimize küçük kâğıtlar verdi. Adımızı, soyadımızı ve bir de “rüzgâr” yazıp vermemizi istedi. Yazdık verdik.
Bütün kâğıtlara baktı:
- Mehmet Ercan kalsın, dedi. Diğer arkadaşlar gidebilirler.
Herkes bir bana baktı, sonra gittiler. Hanımefendi döndü bana:
- Seni radyo programcısı yapalım, dedi. Rüzgâr’ın üstüne şapkayı bir tek sen koymuşsun.
Çünkü ben Türkçeyi sonradan öğrendim. Sonradan öğrendiğin bir dili kurallarıyla öğreniyorsun; hata yapmamak için kurallarıyla beraber yazıyorsun. Onu ana dili olarak bilen ise buna dikkat etmiyor.
577 / 658