İlham Hikayeleri

Hikaye gönder RSS beslemesi
Dinî 5 dk

Sabredemediğin Şeylerin İç Yüzü

Firavun’un ölümünden sonra Kızıldeniz kıyısında halk toplandı. Mûsâ aleyhisselâm onlara öğütler vermeye başladı. Kalabalığın içinden biri kalktı, sordu:

- Yâ Mûsâ, dünyada senden daha âlim biri var mı?

Mûsâ aleyhisselâm, kendisini gösterdi. Bir rivayete göre sustu; o susuş da aynı mânâya geliyordu.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona bir yolculuk hazırladı: o yolculukta kendi aczini görecek, kendisinden aşağı mertebede bir kul ona ders verecekti. Kehf sûresi bu yolculuğu anlatır. Mûsâ aleyhisselâma vahyedildi:

- Ey Mûsâ, senden daha âlim bir kulum var.

- O zâtı ben bulabilir miyim yâ Rabbi?

- Bir sepete ölü bir balık koy. O balık denize atladığı yerde onu bulursun.

Mûsâ aleyhisselâm, kız kardeşinin oğlu Yûşâ bin Nûn’u yanına aldı ve ona niyetini söyledi:

- Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim.

Kavmi bunu duyunca itiraz etti:

- Yâ Mûsâ, kavmini bırakıp senden daha aşağı mertebede bulunan bir zâtın peşine mi düşüyorsun? Aradığın sende; bunu sen de bilirsin. Ey semâ kadar yüksek peygamber, zeminde daha ne kadar dolaşacaksın?

Mûsâ aleyhisselâm cevap verdi:

- Ben, zamanın sultanı bir velî ile sohbet için iki denizin birleştiği yere gidiyorum. Hakikate ulaşmak için Hızır’ı vesile kılacağım. Binlerce yıl gitsem yine onu arayıp bulacağım. Bu yolculuk, o cevheri bulmaya değmez mi?

Yola çıktılar, epeyce gittiler. Nihayet bir kayanın yanında yoruldular, uyudular. Mûsâ aleyhisselâm uyanınca:

- Kalk Yûşâ, daha çok yolumuz var.

Kalktılar, yürümeye devam ettiler. Bir müddet sonra Mûsâ aleyhisselâm durdu:

- Aç sepeti Yûşâ, acıktık, yiyelim. Epeyce yorulduk.

Yûşâ bin Nûn birden hatırladı:

- Azığımızı o kayaya sığındığımız yerde unuttum. Balığı da hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitti.

- İşte aradığımız mekân, o balığın gittiği mekândı.

Hemen izlerinden geriye döndüler. Kayanın üzerine oturmuş, yeşil cübbeli bir zât gördüler. Aradıkları kul buydu: Allah’ın ona kendi katından bir rahmet verdiği, kendi tarafından bir ilim öğrettiği kul. Hızır’dı.

Mûsâ aleyhisselâm yanına gidip selâm verdi:

- Ben Mûsâ’yım.

Hızır aleyhisselâm cevap verdi:

- Demek Benî İsrâil peygamberi olan Mûsâ sensin.

- Bana Allah tarafından bildirilen, insanların en âlimi sen misin?

- Yâ Mûsâ! Allah bana bir ilim vermiştir, o sende yoktur. Sana da bir ilim vermiştir, o da bende yoktur.

Mûsâ aleyhisselâm bu ilmi öğrenmek istedi. Zâhiren akılla anlaşılması mümkün olmayan, görene tuhaf ve ürkütücü gelen bazı hakikatlerin hikmetini Hızır’dan alacaktı.

- Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?

- Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin. İç yüzünü kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?

Bu sözlerle Hızır aleyhisselâm, Mûsâ’ya onun kendi hâlini haber veriyordu. Mûsâ’nın bu yoldan alacağı hisse, kendi yerini bilmek ve bir sabır dersiydi.

- İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem.

- Eğer bana tâbi olursan, ben sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma. Tartışmak şöyle dursun, anlamak için bile sorma.

Ve o meşhur yolculuğa çıktılar.

Yürüdüler. Nihayet bindikleri gemide Hızır aleyhisselâm gemiyi deldi. Mûsâ dayanamadı:

- Halkını boğmak için mi onu deldin? Gerçekten büyük bir iş yaptın.

- Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?

- Unuttuğum şeyden dolayı beni muâheze etme; işimde bana güçlük çıkarma.

Böylece Mûsâ aleyhisselâmdan ilk unutma vâki oldu. Bu sırada bir serçe gelip geminin kenarına kondu, sonra su içmek üzere gagasını denize daldırdı. Hızır aleyhisselâm onu gösterdi:

- Allah’ın ilmi yanında senin, benim ve bütün mahlûkatın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.

Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır aleyhisselâm hemen onu öldürdü.

- Bir cana karşılık olmaksızın mâsum bir cana nasıl kıyarsın? Gerçekten sen fena bir şey yaptın.

- Ben sana, benimle beraber olacaklara sabredemezsin, demedim mi?

- Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek mazeretin sonuna ulaştın.

Bu sözüyle Mûsâ aleyhisselâm, artık özür dileyecek hâli kalmadığını anlatmak istemişti.

Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler; ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. Hızır aleyhisselâm hemen onu doğrulttu.

- Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alabilirdin.

- İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.

- Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hâle getirmek istedim; çünkü onların arkasında, her sağlam gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı.

- Erkek çocuğa gelince, onun anne babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlığa ve nankörlüğe boğmasından korktuk. Böylece istedik ki Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.

- Duvara gelince, o, şehirde iki yetim çocuğun malıydı; altında da onlara ait bir hazine vardı, babaları ise sâlih bir kimseydi. Rabbin istedi ki o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rablerinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.

185 / 658