Sevgiyi Uzaklarda Aramayın!
Birbirlerini severek evlenmişlerdi. Altı yıllık birliktelikleri evlilikle noktalanmış, yedi yıldır da evliydiler. İki yaşındaki küçük Ceren’leriyle mutluydular.
Aslında kadın mutluluk rolü oynuyordu. Yaşadığı hayat onu boğuyordu; sanki içinde saatli bir bomba vardı, patlasa herkesi yakacaktı. Mutsuzdu, ama nedenini bir türlü bilemiyordu. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre çalışmış, ama kocasının farklı yerlere çıkan tayinleri yüzünden sürekli bir işi olamamıştı. Mimardı; üç yıldır evde oturuyor, evde geçen her boş günü hayatından koparılmış boş bir sayfa olarak görüyordu. Hiçbir şey onu mutlu edemiyordu. Kocası derseniz bir dediğini iki etmiyordu. Hayattan isteyebileceği her şey onunken, mutlu olmak için gerekli her şeye sahipken o mutsuzdu.
Yağmurlu, boğucu bir günde okuduğu kitabı elinden bıraktı, gidip bir kahve yaptı. Sonra gözü kocasının sadece iş için kullandığı bilgisayara ilişti; geçen gün gazetede okuduğu yazıyı hatırladı, internette sohbet. Yalnızdı. Yeni taşındıkları bu şehirde, üniversiteden bir dost dışında kimseyi tanımıyorlardı; belki internet sayesinde birkaç dost edinebilirdi.
Bilgisayarın başına oturdu. Kahvesini ağır ağır yudumlarken internette gezinmeye başladı. Arada sohbet odalarında havadan sudan konuşuyor, konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyordu.
Sonra bir gün gelen bir mesajı açtı:
Hayatın ucundan tutmayın, tam boğazına yapışın.
Dondu kaldı kadın. Hayatın ucundan ne kadar isteksiz, ne kadar kuvvetsiz tuttuğunu; ellerinden kayıp gitmesine ne kadar kolay izin verdiğini o gün fark etti. Hayatın ümüğüne sarılacak gücü yoktu ki.
Altan’la o gün tanıştılar. Altan da onun gibi evli ve bir kız babasıydı. Birbirlerine hiç yalan söylemeyeceklerine söz verdiler.
Kadın Altan’la konuşurken dünyayı unutuyordu. Altan’la uyuyor, Altan’la uyanıyor; hiç tanımadığı bu adamı bir dakika olsun aklından çıkaramıyordu.
Bir adam nasıl bu kadar zarif olabilirdi? Bilgisayarını her açışında yollanmış bir demet kırmızı gül buluyordu, güllerin arasında da bir kart:
Günaydın! Senin için mutlu bir gün olsun, güneş bugün senin için doğsun.
Altan ne yaş gününü unutuyordu ne de yılbaşında kart atmayı. Kadın her sabah değişik bir kart görme coşkusuyla koşuyordu bilgisayarına; artık Altan’ı soluyor, Altan’ı yudumluyordu. Yüzünü hiç görmediği bu adama delice âşık olmuştu.
Ne yapıyordu kadın? Medcezir gibi, ne yaptığını sorgulayan duygularla bir gelip bir gidiyordu. Altan evliydi, kadın da. Birer çocukları vardı. Üstelik kadın, büyük bir aşkla olmasa da büyük bir sadakatle kocasını seviyordu.
“Demek insan iki kişiyi sevebiliyormuş,” diye geçirdi içinden, “birbirine benzer ama bir o kadar da farklı duygularla.” Sonra kendini toparladı. Artık bilgisayarını açmamalı, bu aşkı böyle noktalamalıydı.
Aldığı kararı açıklamak için oturdu bilgisayarın başına. Hoşça kal diyecekti; “bu peri masalı bitmeli, yoksa biz biteceğiz” diye başlayacaktı söze.
Altan yine bir demet kırmızı gül yollamıştı. Üzerine şunu yazmıştı:
Yarın sevgililer günü. Seni yakamozda, bir demet gerçek gülle bekleyeceğim; saat 13.30’da, sevgilim.
Kadın yine dondu. Kaç zaman boş gözlerle ekrana baktı, kim bilir. Sonra yazmaya başladı; gözlerinden akan yaşlar sel olmuştu.
Sevgili Altan, yarın ne yakamozda olacağım ne de senin güllerini alacağım. Biz yıllar önce yaptığımız seçimleri yaşıyoruz. Seni sevmedim diyemem, ama on üç yılımı verdiğim bu aşkı da bitiremem. Aradığımız bir heyecandı; bunu aşk adı altında yaşadık. Artık uyuduğumuz rüyadan kalkalım. Her şey çok güzeldi, ama her güzel şey gibi bitti. Hoşça kal. Gitmeden önce söz veriyorum: ucundan tutmayacağım hayatın, tam boğazına sarılacağım. Hoşça kal canım!
Bütün gece uyumadı kadın. Kocası bu garipliği fark ediyordu. Sevgililer gününü evde geçirelim demişti, ama kocası ısrarla dışarı çıkmak istiyordu.
Direnecek gücü yoktu kadının; gidip giyindi. Kızlarını bir arkadaşlarına bırakıp yemeğe çıktılar. Yol boyunca pek konuşmadılar; zaten son üç aydır çok az konuşuyorlardı. Altan’la tanışalı da üç ay olmuştu.
Deniz kenarında bir balık restoranına oturdular, yemeklerini ısmarladılar. Çaylarını yudumlarlarken adam küçük bir kutu uzattı:
- Sevgililerin en güzeline.
Kadın çok şaşırmıştı; kocası uzun zamandır hediye almayı bırak, özel günleri bile hatırlamıyordu. Kutudan çıkan yüzüğü parmağına geçirirken gözleri doldu.
Tam o sırada garsonun uzattığı bir demet kırmızı gülle irkildi. Güllerin arasındaki kartta şunlar yazıyordu:
Boğazına yapıştığımız bu hayatı sonuna kadar birlikte geçirelim. Seni yakamoza getiremedim, ama on üç yıl sonra tekrar kendime âşık ettim, sevgilim.
Kocan Turgay (Altan)
Kadın artık gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu. Bu sefer hüzünden değil, mutluluktan ağlıyordu. On üç yıl sonra kocasına yeniden âşık olmuştu.
Sevgiyi lütfen uzaklarda aramayın.
422 / 658