İlham Hikayeleri

Hikaye gönder RSS beslemesi
İbret 3 dk

Rüyadaki Define

Mirasyedinin elinden mal, mülk, para, kumaş, hanlar, hamamlar, atlar, davarlar bir bir çıktı. Alın teriyle kazanılmadığı için kıymeti bilinmemiş; kolay geldiği gibi kolay gitmişti.

Adam ortalıkta kalakaldı. Ne bir geçim yolu vardı ne karın doyuracak kuru ekmek; başını sokacak evinden başka hiçbir şeyi kalmamıştı. Eski dostlar da eskimişti.

Yalnızlığı kalbinin köşesinde hissedince Allah’a yalvardı:

- Ya Rabbi! Beni kurtar, bir geçim ihsan eyle. Verdiğin malın mülkün hepsi gitti, kıymetini bilemedim. Ne bana bir hayrı oldu ne yoksullara yardım edebildim. Affet, acı bana.

Günler, geceler boyu böyle yalvardı. Azgınlığı gitti, gözlerinden yaşlar boşandı.

Sonunda rüyasında bir müjdeci göründü:

- Allah duanı kabul etti. Mısır’a, şeker kamışlığına kadar git. Filan mahallede, falan yerde bir define var; çok değerlidir. Kaz, çıkar. Senin nasibindir.

Sevinçle uyandı. Kalanlardan ne bulduysa yanına aldı, Bağdat’tan ayrılıp Mısır’a doğru yola koyuldu. Zengin olma hayali yorgunluğa perde oluyor, ne meşakkat görüyor ne yol.

Sonunda vardı. Ama takati kesilmiş, azığı tükenmişti. Açlıktan kıvranırken kendi kendine söylendi: dilenmekten başka yol kalmadı; geceleyin çıkarım, yüzümü göstermem, yarım dirhem verirler herhalde.

Bu düşünceyle çıktı, mahalleler arasında uzun uzun dolaştı. Bazen utanıp isteyemiyor, açlık galip gelince “haydi iste” diyordu. Gece yarısını geçinceye kadar kararsız dolaştı durdu.

O civarın sakinleri hırsızlardan çok çekmiş, bekçi tutmuşlardı. Padişah da ferman çıkarmıştı: geceleyin sokaklarda kimi görürseniz yakalayın, benim akrabam bile olsa merhamet etmeyin.

Bekçi, sokağın başında yakaladı adamı. Hırsız tuttuğunu sanıp hiçbir şey sormadan, yoruluncaya kadar dövdü.

- Dur, ne olur yapma! Söyleyeceğim!

- Peki, söyle bakalım. Gecenin bu vaktinde ne arıyorsun buralarda? Sen buralı değilsin, belli. Arkadaşların var mı? Yerlerini söyle de kurtul; yoksa bundan öncekilerin öcünü senden alırız.

Adam ağız dolusu yemin etti:

- Ben ne ev yakan biriyim ne yankesici. Hırsız veya zalim hiç değilim. Ben Bağdatlıyım.

Sonra başından geçenleri, rüyasını bir bir anlattı. Yemininden doğruluk kokusu geliyordu; bekçinin gönlü rahatladı.

- Senin hırsız olmadığına inandım, kötü de değilsin. Ama ahmaksın. Bir rüyaya inanmış, bir hayale kapılmış, bunca yolu aşıp buraya kadar gelmişsin. Ben yıllardır durmadan rüya görürüm: Bağdat’ta filan mahallede, falan sokakta, filanca adamın evinin bahçesindeki elma ağacının kıble tarafında define gömülüdür, git çıkar derler. İnanıp da bir serabın peşinden koşmadım.

Adam kendinden geçmiş gibiydi. Bekçi, tam da Bağdat’taki kendi evini tarif ediyordu.

İçinden geçirdi: hazine evimdeymiş de haberim yokmuş. Definenin başında yoksulluktan ölüyormuşum.

Ne derdi kaldı ne yoksulluğu; ne açlığı kaldı ne susuzluğu.

- Nasibime ermek için bu sıkıntıyı çekmem lazımmış. Meğer ölümsüzlük suyu benim bahçemdeymiş. Kendimi müflis sanıyordum. Bana ister ahmak de ister aşağılık; o define benim oldu ya, sen ona bak.

Bekçinin yüzüne ışıldayan gözlerle baktı:

- Kal sağlıcakla bekçi baba, sağ ol.

Yüzü Bağdat’a dönük, yorgun adımlarını taşımaya çalışan bedeniyle karanlıkta kayboldu.

Kaynak: Mevlânâ, Mesnevî.

685 / 710