Habbab'ın Aşkı
Resûlullah tarafından İslamiyet dış ülke hükümdarlarına tebliğ edilirken, tebliğ yapılan hükümdarların bir kısmı bu tebliği kabul ediyor, bir kısmı kabul etmiyor, bir kısmı da kabul etmediği gibi ya elçileri öldürtüyor ya da elçilere eziyet edip mektupları yırtıyordu. İşte bu tebliğlerden biri de Arap kabile reislerinden birine yapılmıştı. Kabile reisi, bu yapılan tebliğe karşılık elçiyi bir hayli hırpaladıktan sonra, “Kaldırın şunu önümden, atın bir yere!” diye emretmişti.
Mektubu derhal hükümdarın önünden aldılar; fakat yırtıp atmadılar. Diğer evrakla beraber onu da sarayın hazinesindeki bir sandığa koydular.
Bu küstah, kendini bilmez hükümdarın Habbab isminde bir de oğlu vardı. Yaşı henüz gençti ve babasının yerine hükümdar olmaya hazırlanıyordu; ne isterse kendisinden esirgenmeyen, sarayın tek oğluydu. Bir gün sarayın hazinesine girdi. Orada evrakı karıştırırken, sandığın içinde saklanmış olan mektubu gördü. Büyük bir dikkatle alıp okudu. Fakat hayret! Okudukça içinde bir ateş hissediyor, tekrar tekrar okuyordu:
- Bu mektubu buraya neye koymuşlar acaba?… Ne güzel bir mektup bu. Hem Allah’ın elçisi olduğunu bildiriyor, kendi dinine davet ediyor, hem de dinine girmek isteyenlerden hiçbir şey talep etmediğini söylüyor… Ne güzel sözler bunlar. Demek bizim tek yaratıcımız var, O’nun da yeryüzünde bir elçisi var!… diye söyleniyordu kendi kendine.
Çünkü mektûb-ı şerifte şöyle yazılıydı:
- Ey hükümdar! Kendini insanlara Allah olarak taptırma! Senin ve bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah’a iman et ki dünyada ve ahirette kurtuluşa eresin. Siz de, tapındığınız putlar da cehennemin ateşi olmaktan kurtulun, diye yazılı idi.
Henüz genç yaşta olan Habbab, mektupta tarif edildiği üzere orada iman ederek:
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû, diyerek şehadet getirdi.
Mektubu okuyup iman ettikten sonra bu hâlinden babasına bahsetmek istediyse de babası onu konuşturmadı. Hemen sözünü keserek:
- Oğlum, sakın ona aldanma! Sen zevk ü safana bak; sen benim yerime geçecek, bu milletin reisi olacaksın. Öyle ne idüğü belirsiz birine inanırsan kendine yazık edersin, diyerek kendince nasihat ediyordu.
Fakat Habbab’ın kafasına girmiyordu böyle sözler; o bir kere inanmıştı Allah’a ve O’nun Resûlüne… Oğlunun davasından dönmediğini gören babası, ona bizzat kendisi ceza vermek istedi. Ayakları altına alarak, öldürmeye kastedercesine dövmeye başladı. Öyle çok dövüyordu ki, vezirleri onu elinden zor aldılar. Bu kadar eziyet yetmiyormuş gibi, bir de cellatlarına emrederek:
- Buna ne işkence yapmak mümkünse yapın; imanından dönmez, bizim yolumuzu kabul etmezse en sonunda kellesini kesin, diye emretti.
Cellatlar alıp götürdüler… Öyle işkencelere tâbi tuttular ki, dille tarifi mümkün değil. Üç dört gün kızgın çöllerde su çektirdiler; bir lokma ekmek bile vermiyorlar, ancak bir miktar tuzlu yiyecek veriyorlar, bir damla su içirmiyorlardı:
- Ya dininden dönersin, yahut bu işkencelerden sonra senin kelleni keseceğiz, diyorlardı. Ama ona hiçbir şey tesir etmiyor, “Lâ ilâhe illallah” diyor, başka bir şey demiyordu.
Üç dört gün süren işkenceden sonra hâlâ davasından dönmediğini görünce, artık idamına karar verdiler. Fakat idamla görevlendirilen cellada öyle bir uyku geldi ki, ne yapsa uykudan kurtulamadı. Habbab ise kalın zincirlerle bağlanmıştı. O anda olmasa bile yarın mutlaka idam edilecekti. Günlerce aç susuz kalan, bunca işkenceye tâbi tutulan, her tarafı kan revan içinde kalan Habbab Hazretleri, Allah’tan başka yardım isteyecek kimse bulamıyordu. Ellerini Allah’a açarak şöyle yalvardı:
- Yâ Rabbi! Hâlim sana malûm. Ben sana inandığım, senin Resûlün Hazreti Muhammed’e inandığım için bu ezaya tâbi tutuluyorum. Beni bu beladan ancak sen kurtarırsın. Öleceğim için değil, kâinatın nuru Habîbin Muhammed Mustafa’yı görmeden bu âlemden gideceğim için hüzünlüyüm. Beni, ismine âşık olduğum Resûlüne bir an önce kavuştur da ondan sonra ne olursa olsun, yâ Rabbi! diye yalvarmaya başladı.
Onun bu hulûs-i kalp ile yalvarışı arş-ı âlâyı titretmişti. Cenâb-ı Allah hemen Cebrail aleyhisselâmı göndererek dileğinin yerine getirilmesini emretti. Cebrail aleyhisselâm geldi. Habbab’ın bağlı olduğu zincir, sanki çürümüş bez parçaları gibi dağılmaya başladı. Zincirden kurtulan Hazreti Habbab, hiçbir şey düşünmeden olduğu hâliyle Medine tarafına koşmaya başladı. Öyle gidiyordu ki, sanki arkasından rüzgâr estiriyorlardı. Yetmiş konaklık mesafeyi bir gecede aldı.
Yırtılmış elbiseleri ve kan çamur içinde kalmış vücuduyla Medine’ye erişti. Fakat nasıl bulacaktı sevdiğini? Medine’nin sokaklarından birinde ağlayarak gezerken Amr bin Âs (r.a.) Hazretlerini gördü. Amr Hazretleri:
- Evladım, nedir senin bu hâlin? Sen âşık olmuş birine benziyorsun. Derdini bana anlat; açsan sana yemek getireyim. Çok perişan bir hâldesin, günlerdir yemek yememişe benziyorsun.
Genç delikanlı:
- Hayır, benim arzuladığım ne yemektir ne de başka bir dünya malı, diye cevap verdi. Bunun üzerine o mübarek zat, onun Peygamberimize ve O’nun yoluna âşık olduğunu anladı.
- Ben Hazreti Muhammed’e iman etmiş bir Müslümanım; sırrını bana söyle kardeşim. Kimseye söylemeyeceğime dair söz veriyorum.
Habbab Hazretleri eline sarılarak:
- Beni Hazreti Muhammed’e götür, dedi.
Tam bu esnada Cenâb-ı Allah (c.c.), Cebrail’i göndererek Peygamberimize haber vermiş, uzaklardan bir misafirin geldiğini ve onu karşılamasını talim buyurmuştu. Peygamber Efendimiz, orada bulunan ashabıyla beraber, Medine sokaklarından huzuruna gelmekte olan Hazreti Habbab’ı karşıladı. Sadakatinden dolayı ona iltifatlarda bulundu:
- Hoş geldin fedakâr oğlum Habbab! diyerek kucakladı, bağrına bastı.
Hazreti Habbab artık sahabî olmuştu. Başından geçenleri Server-i Kâinat Efendimize anlattı ve babasının mülkünde esir muamelesi görürken, işkenceye tâbi tutulurken Peygamberimize karşı olan aşkını ifade eden şiirini bir kez daha Resûlullah’a okumaktan kendini alamadı.
42 / 658