Çinli Muhammed'in Teslimiyeti
Çin’in değişik bölgelerinden on kişilik bir grup İstanbul’a gelir. Umre için İstanbul üzerinden kutsal topraklara gideceklerdir. Hepsi de yeni Müslüman olmuştur; İslami bilgileri yok denecek kadar azdır, umrede ne yapacaklarını bile bilmiyorlardır. Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çinceyi ve Arapçayı iyi bilen hem de İslami bilgisi olan birini rehber olarak alırlar.
Takdire bakın ki Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur, bu Çinlilere rehber olur. Birlikte yola çıkarlar.
Kısa zamanda aralarında iyi bir dostluk kurulur. Seyahat boyunca yeni mümin olmuş bu insanlar büyük heyecan yaşarlar. Fakat namazda okuyacakları Fatiha suresi dahil hiçbir şey bilmiyorlardır. Rehber onlara bazı duaları öğretmeye çalışır, ancak Çince telaffuz zor geldiği için okuyamazlar.
Rehbere “namazlarda ne okuyacağız” diye her sorduklarında, Uygur asıllı rehber “Elhamdülillah, lâ ilâhe illallah, Allahu ekber” demeyi öğretmeye çalışır. Onlar da namazlarda bunları söylerler.
Önce Mekke’ye giderler. Kâbe’yi görür görmez adeta kendilerinden geçerler. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde kâh ağlarlar, kâh gülerler. İsimlerini değiştirirler: Çan Çing Muhammed olur, Çun Fang da Hasan.
Ötekiler de diğer Allah dostlarının isimlerini alırlar. Fakat en farklıları, ismini Muhammed olarak değiştiren Çan Çing’dir. Kıldığı her namazı gözleri yaşlı olarak bitirir. Sürekli rehbere sorular sorup İslamiyet hakkında daha çok şey öğrenmek ister, rehber de bildiklerini aktarır. Muhammed aynı zamanda zengin bir iş adamıdır; Çin’de fabrikaları ve işyerleri vardır.
Bir gün Muhammed sorar:
- İçki nedir, içkiye dinimiz nasıl bakar?
Rehber cevap verir:
- Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır; içilmesi de, yapılması da, satılması da yasaktır.
Bunun üzerine otele gelirler. Muhammed telefonla Çin’deki kardeşini arar:
- İçki fabrikamızı kapat! Allah’ımız öyle emretmiş, bize de bu emre uymak düşer.
Kardeşi bunu yapamayacağını, kapatırlarsa yüz binlerce dolar zarar edeceklerini söylerse de Muhammed kararlıdır:
- Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.
Ve fabrikayı kapattırır.
Yine bir gün rehbere başka bir soru gelir Muhammed’den:
- Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?
- Evet, yasaktır.
Muhammed yine hemen otele gider ve Çin’i arar. Bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verir. Kardeşinden yine itiraz gelir, ama dinleyen kim? Muhammed artık iman lezzetini tatmıştır; ne itiraz dinler ne de kararından vazgeçer. Her seferinde aynı cümle çıkar ağzından:
- Rabbimiz emrettiyse, bize uymak düşer.
Grubun Mekke’deki ziyaretleri biter, Medine’ye geçilir. Muhammed ve arkadaşları bir sabah Medine’de, Efendimiz’in (s.a.v.) “cennet bahçesi” diye işaret ettiği yerde sabah namazının farzına dururlar.
Muhammed rehberin yanında, diğerleri de onun yanındadır. İlk secdeye varılır, secdeden kalkılır, ikinci secdeye varılır, ardından kıyama kalkılır. Fakat o da ne?
Muhammed hâlâ secdededir. Arkadaşları selam verir, ama o hâlâ secde vaziyetindedir. Rehber, herhalde yorgunluktan secdede uyudu diye düşünür. Elini uzatır, omzundan hafifçe çeker ki sağ tarafının üzerine yuvarlanır Muhammed. Secdede terk-i hayat etmiştir.
Muhammed’i ambulansa koyup hastanenin morguna kaldırırlar. Rehber ve Çinli Müslümanlar hastanenin önünde üzüntü içinde dönüp dururlar. O sırada lüks bir araba durur önlerinde; içinden kılığı kıyafeti düzgün bir adam iner. Herkes onu hürmetle karşılar; bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerindendir.
Hastane yetkililerine sorar:
- Bugün burada ölen bir Çinli var mı?
“Evet” cevabını alınca şu açıklamayı yapar:
- Dün gece Efendimiz (s.a.v.) rüyamda bana göründü ve buyurdu ki: yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesiyle sen ilgilen.
Bir anda her şey değişir. Muhammed’i morgdan alırlar, bir devlet adamı protokolü gibi özenle ilgilenirler ve Cennetü’l-Baki’ye defnederler.
538 / 658