İlham Hikayeleri

Hikaye gönder RSS beslemesi
Tarihî 3 dk

Başını Vermeyen Şehit

Osmanlı Devleti’nin Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında Avrupa sınırında Grijgal palangası vardı. Grijgal palangası Zigetvar’ın altı menzil yakınında idi. Bu palanganın arkası küçük bir tepeye yaslanmış, ön tarafında ise gözün alabildiğine düz ve geniş bir ova uzanmaktaydı.

1554 senesinde Grijgal palangası beyi, Ahmet Bey isminde bir Osmanlı kumandanı idi. Ahmet Bey askerlerinin bir kısmını alarak orduyu hümayuna katılmıştı. Bu sırada Osmanlı ordusu Kapoşvar kalesini muhasara etmişti. Fakat mevsim kış olması yüzünden kumandanlar muhasarayı bahara erteleyerek Budin’e çekilmişlerdi. Muhasara sebebiyle Grijgal’de pek az asker kalmıştı. Grijgal’in altı menzil ilerisinde ve henüz düşman elinde bulunan Zigetvar muhafızı Kraçin, fırsatı ganimet bilmiş ve hemen Grijgal palangasını muhasara etmişti.

Osmanlı tarihine “Başını vermeyen şehit” olarak geçen ve Grijgal palangası önünde cereyan eden bu muazzam cengi, meşhur Osmanlı tarihçisi Peçevi şöyle anlatıyor:

- Düşman palangayı sarınca, civardaki Türk kalelerinden yardım istemek için imdat topları atıldı. Çünkü buradaki gaziler az idi. Belki Hak’tan bir inayet olur da bizi duyarlar diye düşündüler. Düşman askeri bizden fazla, kimisi atlı kimisi piyade idi. Grijgal palangasında ise yüz kadar Türk cengaveri mevcut idi.

Düşman beyi Kraçin, palangaya bir adam gönderdi:

- Grijgal’i vire ile teslim etsinler, kendilerine hiçbir zarar vermem, buradan gitsinler, dedi.

Fakat kaledeki gaziler aralarında müzakere ettiler; Grijgal’i teslime kimse razı olmadı. Ve bir anda kaleden çıkıp düşmanla cenk etmeye karar verdiler. Kalenin kadı efendisine kapıyı açmasını söylediler. Bugün hem Kurban Bayramı arefesi hem de cuma günüydü. Kadı efendi, düşmanın üzerine atılmak için serden geçen askerlerin gönüllerine ferahlık veren şu konuşmayı yaptı:

- Gazilerim, cengaverlerim, sizlere mâni olmayacağım. Bugün Arafat’ta cümle hacılar ve bütün İslam diyarı camilerinde sair müminler bizim gibi gazilere duadalar. Münasip olan budur ki, biz de cuma namazımızı kılar, gözümüzün yaşlarını döker, birbirimizle helalleşiriz ve düşman üzerine gideriz. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olur!

Gaziler bu konuşma üzerine cuma namazını beklerler, hep birlikte namazı kılar ve dua ederler. Düşman da bu kadar geç cevap vermelerinin sebebini, aralarında teslim olmak için konuştuklarını zanneder.

Namazdan sonra kapıyı açıp tek vücut halinde kaleden dışarıya “Allah Allah” nidalarıyla çıktılar. Bir kola Gazi Mehmet, bir kola da Gazi Hüsrev Bey kumanda ediyordu. Evvelce atılan imdat toplarını civar kalelerden duyanlardan on on beş gazi dolu dizgin Grijgal’e koşmuştu. Düşman askeri, tozu dumana katarak gelen bu gazileri koca bir ordu zannetmişti.

Kaleden çıkan gaziler düşmanın üzerine atılmış, kıyasıya boğuşuyorlardı. Fakat hücum eden kolların birisinde bulunan Deli Mehmet şehit olmuş, düşman askeri tarafından başı kesilerek gövdesinden ayrılmıştı. Düşman bununla da kalmadı; Deli Mehmet’in başını alarak dolu dizgin uzaklaşmaya çalışıyordu. Bu hadiseyi biraz öteden gören diğer kumandan Gazi Hüsrev haykırdı ve bir anda etraf derin bir sessizliğe büründü:

- Bre Deli Mehmet, ne yatarsın yerde öyle! Başını düşman alıp gitti. Yiğitliğe sığar mı bu? Canını verdin, bari başını verme!

Gazi Hüsrev sözlerini henüz tamamlamıştı ki, yerde başsız yatan Deli Mehmet bir anda ayağa kalktı ve koşarak başını götürmekte olan düşmana hücum etti. Onu atından bir yumrukla yere serdi, başını eline aldı ve orada yere uzandı.

Bu muazzam hadiseyi hem kadı efendi hem de Gazi Hüsrev gözleri yaşlı olarak seyrediyorlardı. Bini aşan düşman askeri perişan edilmiş, meydan gazilere kalmıştı. Şehitler ve koltuğunda başı olan Deli Mehmet defnedildi.

92 / 658