Vaktin birinde bir beldenin ahâlisi bir ağaca tapar olmuş. Gayretli bir mü’min bunu duyar duymaz Hazreti İbrahim gibi baltasını yanına almış ve öfkeyle yola revan olmuş. Milletin ibadet ettikleri ettikleri ağacın çevresine kadar yaklaştığında karşısına birisi çıkmış. Kısaca
şeytanla karşı karşıya geldiğini anlamış. Şeytan geçit vermiyormuş.
Alt alta, üst üste boğuşmaya başlamışlar. Mü’min kişi Allah verdi dememiş ve tozu dumana katmış. Nice tozu dumana kattıktan sonra baltalı yiğit kişi şeytana galebe çalmış. Şeytan bu defa hileye başvurmuş. Hile yoluna sapmış. Demiş ki;
“Yiğidim anladım. Sen bir er kişisin. Eli bükülmezsin. Gel anlaşalım. Sen bu sevdadan vazgeç ve buna mukabil her sabah yastığının altında bir altın bul. Yetmez mi?”
Baltalı yiğit biraz düşünmüş ve sonunda şeytanın aldatmacasına dayanamayarak ‘pekâlâ öyle olsun’ demiş. Bunun üzerine baltasını kuma gömerek tekrar eve revan olmuş. Şeytan bir iki üç derken yiğidin yastığının altına altınları istif ediyormuş. Ama birkaç gün sonra
şeytan yine şeytanlığını yapmış ve sözünü bozmuş.Yiğit bir sabah kalktığında yastığının altında altın bulamamış.
İnsanları ağaca tapmaktan kurtaracak olan yiğit kişi bu işe kızmış ve gömdüğü baltayı yerinden çıkararak tekrar ağaca doğru hışımla yönelmiş. Yine eski geldiği noktaya ulaştığında şeytan yine karşısına dikilmiş. Nereye gittiğini sorduktan sonra yiğit kişi şeytana
sözleşmeyi bozduğunu hatırlatmış. Yine girmişler birbirlerine. Yine alt alta, üst üste çıkmışlar çetin bir mücadeleden sonra bu yarıştan
şeytan galip çıkmış.
Bunun üzerine işe aklı ermeyen ve şaşıran yiğit genç:
“Daha birkaç gün önce seni ayaklarımın altına almışken bu nasıl oldu, sen beni nasıl yendin” diye sormuş.
Bunun üzerine şeytan:
“Sen ilk geldiğinde Allah rızası için hareket ettin ve beni altına aldın. Ama sonra niyetini bozarak altın rızası için hareket etmeye başladın ve dolayısıyla benim kriterime ve ölçüme gelmiş oldun. Benim oyunuma girdin. Ben de kendi oyunumda başkalarını yenerim…”